Yerleşikliğe geçiş, bir süreçtir. İçasya tarihi açısından bakınca, yerleşik hayata geçme süreci tek model üzerine kurulu değildir; zaman ve şekil açısından çeşitlilik gösterir. Göbeklitepe ve etrafındaki Karahantepe dahil 11 diğer tepe, bizi bu konularda yeniden düşünmeye sevketmektedir. Siyasi değişimler, yerleşiklikten önce gelmiş; “ağırlık”, yani insanların yanlarında yük, siyasi yapının geliştirilmesinde rol oynamıştır.

Yerleşiklik bize göre, olması gereken bir du­rum; yerleşik hayata geçmeden hayvancı­lıkla geçinen göçebe topluluklar artık bizim için yabancıdır. Bizim için doğal olan “yerleşiklik”, Batılı sosyal bilimciler ve arkeologlar için endüstri toplumundan önce evrimin son basamağı idi. Ben de Ortaasya tarihi ve göçebe halkları merak etme­ye başlayınca, evrimi Gordon Child gibi arkeolog­ların kitaplarından avcılık-toplayıcılık, göçebelik ve yerleşiklik sırası ile öğrenmiştim. Yerleşiklik, tarih öncesi dönemler için evrimin son merhalesi, uygarlığın başlangıcı idi; yazı da tarih de yerleşince ortaya çıkıyordu.

Bu işlerin böyle olmadığı, önce 1992’de UNESCO İpek yolu seferinde anlaşılmış oldu. Moğolistan’da Göktürk dev­ri anıtlarının ışığı altında o zamana kadar geçerli olan tarih öncesi göçebelik anlayışının doğru olmadığı kanısı ile gö­çebe toplumları araştırmak için bir uluslararası enstitünün kurulması için tavsiyede bulunuldu. Sonuçta IISNC (ht­tps://en.unesco.org/silkroad/silk-road-institutions/inter­national-institute-study-nomadic-civilizations) adını alan enstitü 1998’de kuruldu. Ancak bizde eski anlayışın değişti­ğini söylemek biraz zor gibi… Hatta yerleşik hayata geçiş ge­nellikle “sınıf atlama” gibi algılanabiliyor.

Aslında yerleşikliğe geçiş bir süreçtir. Ayrıca İçasya ta­rihi açısından bakınca, yerleşik hayata geçme süreci tek model üzerine kurulu değildir; zaman ve şekil açısından çeşitlilik gösterir. Anadolu’da Göbeklitepe ve etrafındaki Karahantepe dahil 11 diğer tepe, bizi bu konularda yeniden düşünmeye sevketmektedir. Burada, yerleşikliğe geçmeden önceki döneme ait bir inanç sistemine ait yapılarla karşılaş­maktayız.

Göçebe hayvancılıkla hayatlarını idame ettirmiş olan Türk ve Moğol halkları ise yerleşikliğe geçmeden önce deği­şik modellerle algılayabileceğimiz siyasi yapılar geliştirmiş­lerdir. Kısacası siyasi değişimler, yerleşiklikten önce gel­miştir. Bu modellerden biri de, yerleşikliğe geçmeden önce “ağırlık” kavramının yani insanların yanlarındaki yükün si­yasi yapının geliştirilmesinde oynadığı roldür.

Önceleri “ağırlık”ları için özel ve sabit bir mekan geliş­tirmemiş göçebe toplumlarda onların “gayrimenkul”ü ata mezarları idi. Bir Özbek kadınının 19. yüzyılda Ma­car gezgini Ármin Vámbéry’ye söylediği gibi “insan olan hareket eder; ancak ölüler hareket etmez”di. Yani ataların istirahatgahı olan mezarlıklar da hare­ket etmiyordu. Oysa yaylalar, kışlaklar, kışlaklardaki ağıllar, coğrafya değiştikçe yer değiştiren mekan ve yapılardı.

Ancak toplum yapısının değiştiği, geçim konu­sunda salt hayvancılıkla yetinilmediği, hareketlili­ğin arttığı dönemlerde başka topluluklarla müna­sebetlerin çatışma ve çarpışmalar şeklini almaya başladığını görürüz. Böyle dönemlerde artık sadece hayatını devam ettirmek için hayvancılıkla geçinen göçebe bir top­lum değil de; yeni bir düzen geliştirmeye girişen, bu bağlam­da başka topluluklara “ayar veren” ve bu “teklifler”e ayak uy­durmayanlar üzerine önce kısa da olsa seferler düzenleyen gruplar görülür. Bunlar, ele geçirdikleri malları (ağırlıkları) artık sabit bir yere koyma ihtiyacı hissetmektedir. Evvel­ce ağırlıklarını farklı yerlerde bırakan topluluklar, bu işlemi Eski Türk dilinde “ağruk” (Clauson 1972: 90b; Doerfer II: no 496), Moğolcada da “a’uruğ” şeklinde karşılamışlardır. Bu kelime günümüz Moğolcasında “avraga” şeklinde bir me­kan ve bir pınarın adı olarak yaşamaktadır (hatta bu pınar­dan çıkan su kutsal, şifalı ve lezzetli görüldüğü için şişelenip başkent Ulan Bator’a gönderilmektedir). Bugün müze olan bu mekanda bina kalıntıları, çanak-çömlek, Çin usulü cetvel gibi, Çinggis Han dönemi ağırlıklarını görebiliyoruz. Burası, ancak Çinggis Han’ın oğlu Ögedey Han’ın Karakurum şehri­ni kurduğu dönemlerde “ordo” adını almıştı ve tahta geçen hanlar bu ilk ordoyu kutsal bir mekan olarak ziyaret ediyor­lardı (atwood).

Türkçede hükümdarın karargahı anlamına gelen “ordu”, Moğolcada “ordo” olmuştu. Marco Polo’nun “Quinsay” di­ye bahsettiği “xingzai”, huzuruna çıkılan kişinin mütehar­rik (yer değiltiren, hareket hâlinde) olduğuna işaret eder. Osmanlılar da aynı kavramı “otağ-ı hümayun” ile karşıla­mışlardır. Kısacası otağ nereye kurulursa, orası siyasi, eko­nomik merkez olurdu. Bugün “avraga” denilen mevki ise bu merkezin artık sadece karar verme yeri değil aynı zamanda birikime (ağırlıklar) başlandığı yer olduğunu bize gösterir. Bu örnekte siyasileşme ve merkezîleşmenin, yerleşmeden