Bütün zamanların en ölümcül hastalığı çiçek, aşısı bulunan ilk hastalıktı. Batı dünyası Doğu’da eski çağlardan beri bilinen geleneksel çiçek aşısıyla 18. yüzyılda İstanbul’da tanıştı. 19. yüzyılda yıldızı parlayan, 20. yüzyılda altın çağını yaşayan aşılar, adları ölümle anılan pek çok salgın hastalığa karşı inkar edilemez başarılar kazandı. Günümüzde ise dünyada ve Türkiye’deki aşı karşıtları, toplum sağlığını riske atıyor.

Aşılamanın tarihi çiçek aşısıyla başlar. 1000 yıllarında Çin ve Hindistan’da çiçek yarasının kabuğu kullanılarak aşılama yapıldığı bilinir. Çin’de çiçek geçiren hastaların yara kabukları toz haline getirilip gümüş bir tüple kız çocuklarının sol, erkek çocuklarına sağ burun deliklerinden dökülürdü. Hindistan’da ise çiçek yarasından alınan bir parça, sağlıklı insanların kollarında yapılan bir çiziğe yapıştırılırdı. 15. yüzyılda aynı yöntem Ortadoğu’da da hayli yaygındı. Bu uygulama hayat kurtarmaktan ziyade, özellikle kızların yüz güzelliğini korumak içindi. Bugün neredeyse adı unutulan çiçek, bütün zamanların en ölümcül hastalıklarından biriydi. Variola virüsünün yol açtığı hastalık bulaştığı insanların üçte birinin hayatına malolurken, yalnızca 20. yüzyılda 300 milyon ölüme yol açacaktı.

Avrupalı aşıyla İstanbul’da tanıştı

18. yüzyıl başlarında çiçek aşısı henüz Avrupa’da bilinmezken, İngiliz büyükelçisinin eşi Lady Mary Montagu, İstanbul’da çiçek aşılamasına tanık olmuş, İngiltere’ye yazdığı bir mektupta bunu “engrafting” (dikme, yerleştirme) olarak tanımlamıştı. Aşıcı kadınlar çiçek geçirenlerden aldıkları yara akıntısını sağlıklı insanların kollarına yaptıkları bir çizikten aşılıyor, aşılananlar hafif bir hastalık karşılığında hayat boyu bağışıklık kazanıyordu.

Lady Mary’nin erkek kardeşi 1713’te çiçekten ölmüş, 1715’de kendisi de çiçek geçirmişti. Dillere destan güzelliğini çiçek bozuğuna kurban veren Lady Montagu, çocuklarını bu tahribattan korumak istiyordu. Mart 1718’de oğlu Edward’a İstanbul’da çiçek aşısı uygulandı. Bir Avrupalı ilk kez aşılanıyordu. Lady Montagu aşılamayı İngiltere’de kabul ettirmek için çok uğraştı, kısmen başardı da. Londra’ya döndükten sonra 1721’de, eski elçilik doktoru Charles Maitland’ın da yardımıyla aşıyı tanıtmak için 3 yaşındaki kızını halkın huzurunda aşılattı. Çoğu İngiliz doktor fazla “oryantal” buldukları bu yöntemle alay etmişti. Kraliyet Akademisi Başkanı Hans Sloane bununla ilgilenip önem atfedince, çiçek aşısının ciddi bir şekilde uygulanabilmesi için kapı açıldı.

Montagu’nün güzelliği çiçeğe kurban gitti 1715’te dillere destan güzelliğini çiçek bozuğu nedeniyle kaybeden Lady Montagu, İstanbul’da şahit olduğu çiçek aşısını, İngiltere’ye kabul ettirebilmek için büyük çaba gösterdi.

Amerikan yerlilerine ölümcül armağan

Avrupalılar götürene kadar, Amerika kıtasında çiçek yoktu. Dolayısıyla yerlilerin de bu hastalığa karşı bağışıklığı bulunmuyordu. Avrupalılarla temaslarından itibaren birkaç onyıl boyunca, Aztek ve İnkalar çiçekten kırılmış, hastalık bulaşanlarda ölüm oranı  % 90’lara çıkmıştı. New England yerlileri de aynı felaketi yaşamıştı.

1721 Mayıs’ında Boston’da büyük bir çiçek salgını başladı. Peder Cotton Mather, Onesimus adında bir köleden, onun çocukken Afrika’da geleneksel yöntemle nasıl aşılandığını dinlemiş ve bundan etkilenmişti. Ayrıca iki ayrı doktorun Türkiye’de aynı yöntemin uygulandığına dair yazılarını okumuş ve bu işlemin güvenilirliğine ikna olmuştu. Peder Cotton Mather gençliğinde tıp okumuştu ve akla yakın bulduğu bu yöntemi savunuyordu.

Zehir mi şifa mı? 1721 Boston çiçek salgını sırasında Peder Cotton Mather, Afrikalı kölelerden duyduğu geleneksel aşılama yöntemini doktorlara anlattı; ama doktorlar aşının zehirlemek olduğunu düşünüyordu.

O tarihte Boston’da 10 doktor vardı. Mather, aşı hakkındaki düşüncelerini şehirdeki doktorlarla paylaştıysa da destek bulamamış, yalnızca Zabdiel Boylston adında bir doktor bunu makul karşılamıştı. Cotton Mather riski göze alma cesareti gösterdi; 26 Haziran 1721 Pazartesi günü ilk olarak pederin oğlu Thomas ile biri yetişkin iki köle aşılandı. Ciltte açılan küçük bir kesiğe çiçek geçiren birinin yarasından alınan akıntıdan sürülerek hastalık bulaştırılmış, fakat hastalık hafif bir şekilde atlatılmıştı. Gerçekten de Thomas ve köleler 4 Temmuz günü iyileşmişlerdi.

Ancak Boston halkı aşılanmaktan korkuyordu; yalnızca halk değil din adamları ve doktorlar da aşıya karşıydı. Doktorlar aşılamanın zehirlemek olduğunu savunurken, din adamları da Tanrı’nın gazabına engel olmanın daha büyük ilahi cezalara sebebiyet vereceğini düşünüyordu. Dr. Boylston ve Dr. Mather’in evleri kundaklandı; şehir meclisi aşı yapmalarını yasakladı. Bu arada püriten din adamları Boylston’ı desteklemiş; şiddetli muhalefete rağmen aşı tutulmuş ve yüzlerce kişi aşı yaptırmıştı. Sonuçta, 1 yıl içinde aşılanan 244 kişiden sadece altısı (% 2.5) hayatını kaybetti; aşılanmayan 5980 hastadan ise 844’ü (% 14) öldü!

Birçok güçlüğün ardından kayda değer bir başarı kazanan Boylston, 1724’te Londra’ya gitti ve aşılanma sonuçlarını yayınladı. 1726’da Royal Society’e seçildi ve sonra tekrar Boston’a döndü. Ne yazık ki salgınlar ve aşı karşıtlığı son bulmayacak, 1775’den 1782’ye kadar Kuzey Amerika’da yaşanan salgınlarda 100 binden fazla insan çiçekten ölecekti!

Gelenekten bilime aşının evrimi

1722’de İngiliz kraliyet ailesinin de aşılanmayı kabul etmesi önemli bir dönemeç olmuş, aşılama İngiltere ve sömürgelerinde hızla yayılmaya başlamıştı. Çiçek aşısı, yükselen itirazlara rağmen 18. yüzyıl boyunca gelişmeye devam etti. 14 Mayıs 1796 tarihinde önemli bir deney tarihe geçti: Edward Jenner (1749-1823) İngiltere’de Gloucestershire kırsalında bir kasaba doktoruydu. Çocukluğunda ona da çiçek aşısı yapılmıştı. Kendisi de artık yaygınlaşmış olan koldan kola çiçekleme işini rutin görevlerinden biri olarak uygulamaktaydı. Günlük pratiği esnasında ilginç bir şey keşfetti: Sütçü kızlar aşılandıklarında hiç yan etki yaşamadan bağışıklık kazanıyordu. Kızlar, süt sağdıkları hayvanlardan hastalık kaptıklarını söylemişlerdi.

Kasaba doktoru tarihi değiştirdi Kasaba doktoru Edward Jenner, sütçü kızları aşılarken sığırlardan geçen çiçek hastalığının çok daha hafif atlatıldığını farkedip, aşıda bu materyali kullanmaya başladı. Jenner’ın 1796’da 8 yaşındaki bir çocuğa uyguladığı ilk aşıyı tasvir eden tabloda, sütçü kız Sarah Nelmes sağda.

Gerçekten de sütçü kızların dediği gibi “sığır çiçeği”, insandakine göre çok daha hafif bir hastalıktı. Jenner bir hipotez geliştirdi: Çiçek yarasının materyalini insandan almak yerine sığırlarınkini kullanmak mümkün olabilirdi. Bir deneme yapmaya karar veren hekim, 14 Mayıs 1796 tarihinde sütçü Sarah Nelmes’in kolundaki çiçek yarasından aldığı materyali James Phipps’in koluna aşıladı. Deney başarılı olmuş, Phipps doğrudan maruz kalmaksızın çiçek hastalığına bağışıklık kazanmıştı.

Bu deney tıp tarihinde aşının başlangıcı olarak kabul edilir. Aşı anlamına gelen Latinceden türetilmiş olan vaccine (vacca: sığır) sözcüğü bu deneyin bir mirasıdır. Jenner’ın yeni aşısı da Londra doktorları arasında şiddetli tartışmalara yol açtı. 1802’de ABD’ye davet edilen Jenner burada bilim akademisine üye yapıldı ve 1803’de Harvard Ünversitesi geliştirdiği aşı nedeniyle kendisine onur ödülü verdi. 16 Mayıs 1806 tarihinde Jenner’a bir mektup yazan Amerikan Başkanı Thomas Jefferson, insanlık tarihinde hiç unutulmayacağını söyledi.                  

Aşı mevzuatı ve organize aşı karşıtlığı

19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, çiçek aşısı için artık sığır materyali kullanılıyordu. Aşılama yaygınlaştıkça ölüm oranları da düşmeye başlamıştı. 1840’larda Almanya ve İngiltere, devlet destekli aşı kampanyaları başlattı. 1853’te İngiltere’de kabul edilen aşı yasasına göre çocukların dört aylıktan itibaren aşılanması zorunlu kılındı. ABD zorunlu aşılamaya Massachusetts eyaletinden başlayarak 1855-1890 yılları arasında kademeli olarak geçti.

Zorunlu aşılama çiçek ölümlerini azaltmasına karşın, hem İngiltere’de hem de ABD’deki aşı karşıtlığı devam ediyordu. Hükümetlerin aşırı dayatmasına duyulan tepki kullanılıyor, aşı karşıtı topluluklar kuruluyordu. 1853’te Londra’da British Anti-Vaccination League ve 1879’da ABD’de Anti-Vaccination Society of America kuruldu. Daha sonra bu organizasyonların sayıları giderek arttı. İngiltere’de aşı karşıtı organizasyonlar, broşürler, protesto yürüyüşleri ve basında propaganda yoluyla aşı materyalinin güvenirliğini sorguladı, ahlaki konuları ve aşının kalıcı iz bırakmasını diline doladı.

Aşı karşıtlığı bitmeyen hikaye Zorunlu aşı uygulaması, muhaliflerini de beraberinde getirdi. İngiltere’de Anti- Vaccination League (üstte) ve ABD’de Anti-Vaccination Society of America (altta) 19. yüzyılın ikinci yarısında pek çok protesto düzenledi. Bu dernekler, 1800’lerin sonlarından beri çeşitli propaganda yayınlarıyla zorunlu aşı uygulamasına karşı çıkıyorlardı.

1885 Mart’ında Leicester şehrinde dev bir protesto yürüyüşü (80 ila100 bin kişinin katıldığı iddia ediliyor!) yapıldı; şehir nüfusunun % 4’ü çocuklarını aşılatmadığı için soruşturmaya uğramıştı. Bu protestonun ardından, durumu araştırmak üzere bir kraliyet komisyonu kuruldu. Komisyon bütün tarafları dinledi ve 11 yıl sonra 1896’da bir rapor yazdı: Aşılamanın çiçek hastalığına karşı koruma sağladığı sonucuna varılmış, aşı karşıtlarının ise birikmiş cezalarının affedilmesine karar verilmişti. 1896’da çıkarılan aşı yasasında cezalar kaldırıldı ve 1907’de çıkan yeni yasada, aşılamanın çocuğun sağlığına zarar vereceğine inandığına dair yasal bir beyanda bulunan herhangi bir ebeveyn için muafiyete izin verildi.

ABD’de de aşı karşıtları broşürler, mahkeme savaşları ve parlamento kavgalarıyla California, Illinois, Indiana, Minnesota, Utah, West Virginia ve Wisconsin’de zorunlu aşılama yasalarını yürürlükten kaldırmayı başardı. Ancak tarafları karşı karşıya getiren Massachusetts’deki davada yüksek mahkeme emsal bir karara imza attı: “Devlet, büyük tehlikelerin baskısı altında halkın güvenliğini korumak için bireysel bağımsızlığı kısıtlamakta haklı olabilir”. Bu karar, çocuklarını aşılatmayı reddeden ebeveynlere para cezaları veya başka cezalar verilebileceği, ancak vicdani retçilerin de buna zorlanamayacağı anlamına geliyordu.

Ardarda gelen aşılar, tartışılmaz başarılar

Jenner’ın keşfinden sonraki yüzyıla kadar başka aşı geliştirilemedi, çünkü ne mikroplar biliniyordu ne de mikrobiyoloji. Ancak 19. yüzyılın son yarısında çiçek ölümlerinde gözlenen büyük düşüş, diğer enfeksiyon hastalıklarına karşı aşı geliştirmek üzere bilimsel bir merak uyandırdı.

19. yüzyılın sonunda Louis Pasteur, Robert Koch ve Paul Ehrlich tarafından bilimde yepyeni bir sayfa açılmış; bağışıklık sistemi anlaşılmaya başlanmış; aşı araştırmaları tüm dünyada hız kazanmış; yeni aşıların üretilmesinin yolu açılmıştı.

Louis Pasteur 20. yüzyıl arefesinde, 1881’de zayıflatılmış (attenuated) mikropları ve bunların güçlü mikroplara karşı sağladığı bağışıklığı keşfetti. Hayvanlarda kullanılmak üzere geliştirdiği Anthrax (şarbon) aşısı 20. yüzyılda insanlar için geliştirilecek aşının da öncüsüydü. Araştırmaların bu yükseliş döneminde, 1930’a kadar kuduz, tifo, difteri, tübeküloz, tetanos ve boğmaca gibi birbirinden farklı hastalıklara karşı aşılar geliştirildi.

Çocuk felcine (polio) karşı aşı çalışmaları ise 1935’te başlamıştı. New York’ta Maurice Brodie’nin ürettiği aşının ilk klinik denemeleri felaketle sonuçlanmış, ölümler ve felçler görülmüştü. Polio için aşı geliştirmenin zorluğu, bu virüsün kültürlerde üretilme güçlüğünden kaynaklanıyordu. Kültürlerde üretilen bakterilerden zayıflatılmış bakteri elde edilebiliyor ancak virüsler için bu mümkün olamıyordu. 1940’lı yıllarda John Enders, Thomas Weller ve Frederick Robbins doku kültüründe virüs üretmeyi ve bu yolla zayıflatılmış virüs elde etmeyi başardılar. Poliomyelitis virüsünün zayıflatılması üzerine yaptıkları bu çalışma 1954’de onlara Nobel Tıp Ödülü getirecekti. Enders’in ürettiği virüs kültürlerini kullanan Dr. Jonas Salk, Pittsburgh Üniversitesi’nde polio aşısını üretti. Bu aşı öldürülmüş virüslerden üretiliyordu. 1954 Nisan ayında okul çocukları aşılanmaya başlandı. Sonuçlar pozitifti; aşı % 60-70 oranında koruma sağlamıştı. Ancak risk altındaki çocukların oranı hâlâ çok yüksekti. Cincinnati Üniversitesi’nden Dr. Albert Sabin, ölü virüslerin yeterli bağışıklık sağlamadığını düşünerek canlı ama zayıflatılmış virüsler üzerinde çalışmaya yöneldi. Aşı 1962’de ABD’de kullanılmaya başlandı. Ağız yoluyla uygulanan bu aşı bağışıklık sağlamak için doğal ve kesin bir metot oldu.

Çocuk felci de tarihe karışıyor 1940’larda John Enders ve ekibi zayıflatılmış virüs elde etmeyi başardı. Bu virüs kültürlerinden polio (çocuk felci) aşısını üreten Jonas Salk, 1955’te aşının güvenli ve etkili olduğu yönünde halkı bilgilendiriyor.
Çocuk felci aşısı şu anda tüm dünyada uygulanıyor.

Ve kızamık…  

20. yüzyılın ortasında birçok laboratuvar kızamık aşısı geliştirmek için çalışıyordu. Bu son derece bulaşıcı virüsün tedavisi yoktu; ölüm oranı % 28 idi. Özellikle bebeklerde ve 5 yaş altı çocuklarda tehlikeli bir hastalık olan; yüksek ateş, öksürük, nezle ile başlayıp birkaç gün içinde karakteristik deri döküntüleriyle devam eden kızamık, pnömoni ve ensefalit gibi çok ciddi komplikasyonlarıyla ölümcül seyrediyor; kurtulanlarda ise kalıcı sağırlık, beyin ve sinir hasarlarına sebep oluyordu. İlk kızamık aşısı Ekim 1958’de test edilmeye başlanmış ama John Enders’in laboratuvarında Samuel Katz tarafından geliştirilen aşı başarısız olmuştu. 1962’de öldürülmüş virüs aşısının istenen bağışıklık cevabını oluşturmadığı keşfedildi. 1 yıl sonra zayıflatılmış canlı kızamık aşısı güvenli ve başarılı bulundu.

Endüstriyel üretim ile bilimsel gelişmelerin yeni nesil aşıların geliştirilmesinin önünü açtığı 20. yüzyılın ikinci yarısı, aşı biliminin altın çağı oldu. Kızamık (measles), kızamıkçık (rubella) ve kabakulak (mumps) aşılarından sonra suçiçeği (chikenpox) aşısı da üretildi. 1971’de Merck & Co. ilaç şirketinde geliştirilen kızamık aşısı, kabakulak ve kızamıkçık ile kombine edildi ve modern MMR (measles-mumps-rubella) aşısı geliştirildi.

1980’lerde kapsül yapısındaki polisakkarit ve proteinlerin konjuge aşıları geliştirildi. Konjuge aşıların kullanılması, bağışıklık sisteminden kaynaklanan bazı problemleri çözdü. Ardından gelen genetik mühendisliği alanındaki gelişmeler, rekombinant aşıların geliştirilmesinin önünü açtı. Bu aşılar bağışıklık sisteminin cevabını güçlendirdi ve hepatit B gibi aşıların güvenirliğini artırdı. 1990’lara gelindiğinde, DNA aşıları olarak adlandırılan yeni nesil aşılar geliştirildi. Aşı teknolojisindeki bu ilerlemeler, koruyucu aşıları henüz bulunmayan HIV ve malaria (sıtma) gibi hastalıklar için de aşı geliştirilebileceğine dair ümit vermekte.

Aşılanmalı mı, aşılanmamalı mı?

Aşılama sadece bir kişisel tercih konusu olmamalıdır, olamaz. Zira aynı zamanda toplumu da korur. Önlenebilir hastalıklara karşı aşılanmış sağlıklı insanların oranının yüksek olması demek, aşılanamayacak kadar küçük, hasta ya da zayıf kimselerin hastalığa maruz kalma ihtimallerinin de azalması demek. % 95 aşılama oranı sağlanabilirse “herd immunity” diye tabir edilen toplum bağışıklığı sözkonusu olmaktadır. Yani eğer bir toplum yeteri kadar yüksek bir oranda bağışıksa, o zaman toplum içinde hastalık yayılma olasılığı çok azalmakta ve hatta bağışık olmayanlar dahi korunmaktadır.

Kişisel tercih değil, halk sağlığı sorunu Bir topluluk içinde aşılanan bireylerin yüzde 95’in altında olması hastalıkların yayılma oranını düşürüyor, yani toplum bağışıklığı kazanılıyor. Aşılanamayacak kadar küçük, yaşlı ya da hasta kişiler için uzmanlar, aşılama kararının kişisel bir tercih olamayacağını söylüyor.

Ayrıca aşıların etkinliği zamanla azalır, bu hastalıklar tekrar canlanırsa, risk altındaki çocukların yanına aşılanmış olanlar da eklenecektir. Örneğin bugün Dünya Sağlık Örgütü, dünyada kızamığın çok hızlı bir şekilde yeniden canlandığını tahmin ediyor. 2019 Temmuz sonunda 182 ülkede 364.808 vaka görüldü. Bu, Avrupa’da % 150, Afrika’da % 900 artış anlamına geliyor ve kızamığın yeniden ciddi bir halk sağlığı sorunu haline geldiğini gösteriyor.

Bilim tarihine baktığımızda aşıların 223 yıldır gelişimlerini sürdürdüklerini ve kuşkuya yer bırakmayacak şekilde işe yaradıklarını görüyoruz. Etik sorunlar, sivil haklar, din ve inanç özgürlüğü alanına giren mevzular elbette ele alınmalı, tartışılmalı ve irdelenmelidir; ancak bunun için bilimsel gerçeklerin ve halk sağlığının görmezden gelmesi kabul edilemez.

Kazalar-manipülasyonlar-mesnetsiz iddialar

Modern zamanlar ve ‘aşı alerjisi’

Aşı karşıtlarının başlangıçta din ve inanç özgürlüğü temeline dayanan muhalefet gerekçelerine, modern zamanlarda bir yenisi daha eklendi: Bilimsel şüphecilik. Yaşanan skandallar ve kazalar, aşı karşıtlarının ellerini tekrar güçlendirdi.

Aşıların güvenirliğine en büyük darbelerden biri, 1955’te ABD’de yaşanan “Cutter Kazası” idi. Batı yakasındaki aşılamada 200 bin çocuğa yanlışlıkla canlı virüs içeren polio aşısı yapıldı. Bu çocuklardan 40 bininde polio vakası gelişti; 200 çocuk çeşitli derecelerde kalıcı felç oldu ve 10 çocuk öldü. Arızalı aşılar California’da Cutter Laboratuvarı’nda üretilmişti.

Aşı karşıtlığının modern zamanlardaki yükselişinde skandal kazalar kadar algı operasyonları da büyük rol oynadı. Bunlardan en çok ses getireni, İngiliz doktor Andrew Wakefield’in 1998’de The Lancet dergisinde yayımlanan ve MMR (kızamık-kabakulak-kızamıkçık) aşısını otizm ile ilişkilendiren makalesiydi. Wakefield 12 vaka takdim ettiği bu makalede, otizm ile gastrointestinal bozukluk arasında doğrudan bir ilişki olduğunu, bu bozukluğun da MMR aşısından kaynaklandığını belirtiyordu. MMR aşısının otizmle bağlantısı olabileceği savı gazeteci Brian Deer tarafından araştırıldı ve 2004’de Wakefield’in elinde savını destekleyecek hiçbir gerçek veri olmadığı görüldü. Sahte verilere dayandırılmış bütünüyle uydurma bir makale sözkonusuydu. Araştırma ilerledikçe, ortaya bir takım menfaat ilişkileri döküldü: Makaleyi kaleme alan Wakefield, karma aşı üreten ilaç şirketlerine karşı dava açmaya çalışan ebeveynlerin avukatı Richard Barr tarafından finanse edilmişti. The Lancet makaleyi Şubat 2010’da geri çekti ve aynı yıl Wakefield, İngiltere Tıp Konseyi tarafından mesleğini suiistimal etmekten suçlu bulunarak doktorluktan men edildi. Ancak sahteliği ispat edilmesine rağmen makale zarar vermeye devam etti. Sonuçta sahte iddia bir inanç halini aldı ve aşı karşıtı gruplar ellerinde hiçbir bilimsel veri olmadan bunu desteklemeyi sürdürdüler.

Aşılara bakteri bulaşmasını önlemek için kullanılan ve cıva içeren “thimerosal” adlı katkı maddesi hakkında duyulan endişe de, yakın zamanlarda aşı karşıtlarının dayanak noktalarından biri haline geldi. Thimerisol, zararlı olduğuna dair bir kanıt olmamasına rağmen hemen hemen bütün aşılardan çıkarıldı. Bununla birlikte aşı karşıtı topluluklar, bugün de aşıların içerdikleri cıva nedeniyle tehlikeli olduğuna, sağlık kurumları ve hükümetin ilaç endüstrisi yararına işbirliği yaptığına inanıyor.