Üzerinde güneş batmayan iştah

Ufak tefek boyundan beklenmeyecek yeme-içme merakıyla nam salan Kraliçe Victoria, hükümdarlık yaptığı 1837-1901 yılları arasında “dünyayı” yemişti. Kemik ilikli tosttan kaplumbağa etine, viskiden ballı şaraba sekiz çeşitlik birkaç mönü birden hazırlatır, bir de et çeşitlerinin dizildiği bir açık büfe kurdururmuş. Olur da “yemek sırasında acıkan olursa”, yan masada duran ızgara ilikli kemiklerden, balık veya av hayvanı etlerinden ana sofraya takviye yapılırmış. 

 Amerikan kolonilerinin tamamını kaybeden adamın torunu, 1. Dünya Savaşı’nın mağlubunun büyükannesi, 9 çocuğundan olma 42 torunu ile birçok kraliyet ailesinin genetiğini belirleyen “Avrupa’nın büyükannesi”: Kraliçe Victoria… 

Gladstone’un Noel kabusu 1886’da çizilmiş siyasi bir karikatürde, dönemin başbakanı Gladstone’un rüyası: Kraliçe Victoria mükellef Noel ziyafetini Çin’den Afrika’ya, Hindistan’dan Amerika’ya misafirlerle paylaşıyor. 

1.50’lik boyu ile 18 yaşında tahta çıktığında, kimse 42 kiloluk bu minicik kadının 1837- 1901 arasında 63 yıl hüküm süreceğini ve “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğu ile dünya nüfusunun dörtte birinin kraliçesi olacağını tahmin etmemiştir herhalde. Fakat o, 6 suikastı sağ salim atlatmış; adıyla anılan dönem ise dünyaya hediye olarak çağ açan teknolojik yenilikler, daha önce rastlanmadık zevkler ve alışkanlıklar bırakmıştı. Bugün eğreltiotu desenli bir porselen tabağa ya da ne idüğü belirsiz antika bir elektrikli veya buharlı alete bakıp rahatlıkla “Hmm, sanırım Victoria dönemi” diyebilirsiniz. Ve doğru tutturma şansınız oldukça yüksek olur. 

Victoria, dönemindeki yeniliklerin haricinde, zamanın aşırı zayıflık modasının aksine, gençliği boyunca çok fazla ve çok hızlı yemek yiyen, iştahlı bir kraliçe olmasıyla da tanınmış. Zayıf kalmak için bağırsak kurdu yutmaya bile razı gelen aristokrat hanımlara inat, çevresindekilerin ve doktorların uyarılarına kulak asmadan imparatorluğunun nimetlerinden doyasıya yararlanmış. Şişmanlamaya eğilimli olduğunu daha küçücük yaşlarda belli etmiş. Arkasından atlı kovalar gibi yemek yediği için büyükleri tarafından hep uyarılırmış. 1901’de öldüğünde, kraliçenin boyu ile bel çevresi aynı ölçülerdeymiş. 

Kırlangıç yuvası çorbasından kemik ilikli tosta, curry’lerden kaplumbağaya uzanan cüretkar damak tadıyla denemediği çok az yemek kalmış. Kraliçe olmanın ayrıcalığıyla, çok yemek yemeyi aynı zamanda iştahlı bir şehvetin göstergesi olarak görüp ayıplayanlara hiç kulak asmamış. İşin bu kısmının hakkını da kocasıyla birlikte vermişler gibi görünüyor ki 9 çocukları olmuş. Hamile kaldığı dönemlerde sevişmeye ara vermek zorunda kalmasından ise günlüklerinde hep hoşnutsuzlukla bahsetmiş. 

Öyle bir hapur hupur yermiş ki yemeklerini birbiri arkasına, davetliler onun hızına ayak uyduramadığından çoğu akşam yemeğinden aç kalkarmış. Zira akşam yemeği saat dokuzda ilk önce kraliçeye servis edilir; o da kimseyi beklemeden ve hiç konuşmadan önündekini kaşıklamaya başlar; ne varsa silip süpürüp ağzını silermiş. Protokol kuralları, kraliçe yemeğini bitirince herkesin bitirmesini şart koştuğundan tabaklar toplanır, hepi topu yarım saat içinde sofradan kalkılırmış. Tatlı, meyve ve peynir dahil… 

Bel ve boy 1897’de Kraliçe Victoria’nın tahta çıkışının 60. yılı kutlamaları sırasında çekilen bu fotoğrafta Kraliçe’nin bel ölçüsü 150 cm’e yaklaşmıştı. Boyu ise 1.52’ydi. 

Her şeyi mevsiminde tüketen ve maiyetindekilere de turfanda ürün yedirmeyen kraliçe, güne protein bakımından çok zengin ve bol çeşitli bir kahvaltı ile başlarmış: Yulaf lapası, balık, ekmek üzeri yumurta, tütsülenmiş mezgit, bazen de kuzu pirzola. Hepsinin tadına bakmasa da bol çeşit arasından seçim yapabilmeyi severmiş. 

Akşam yemeklerinde sekiz çeşitlik birkaç mönü birden hazırlatır, bir de et çeşitlerinin dizildiği “yan masa” dediği bir açık büfe kurdururmuş. Olur da “yemek sırasında acıkan olursa”, yan masada duran ızgara ilikli kemiklerden, balık veya av hayvanı etlerinden ana sofraya takviye yapılırmış. 

Tatlıya da büyük düşkünlüğü olan kraliçe, özellikle meyveli turtaları yanında özel kremasıyla yemeyi çok severmiş. Dondurmalar, çikolatalı ve bademli kekler ve pötifurlar da yaşlandıkça artan kilolarını açıklıyor. 

Mükellef bir yılbaşı sofrası Kraliçe Victoria’nın 1899’da verdiği yılbaşı yemeğinin mönüsü: Dilbalığı filetosu, kızarmış gümüşbalığı, York usulü tavuk, Chipolata sosisleriyle fırınlanmış hindi, rozbif, Hollandaise soslu kuşkonmaz, yılbaşı turtası, erikli puding. 

Nedimelerinden Bedford Düşesi Anna, acıkıp saat dokuzdaki akşam yemeğine dek sabredemediğinde, odasında arkadaşlarını çeşitli atıştırmalıklarla ağırlarmış. Bunu duyup fikri çok beğenen kraliçe, her gün çay sofraları kurdurtmaya başlamış. İngilizlerin meşhur “five o’clock tea”, yani beş çayı alışkanlığının temeli de böyle atılmış. Giyinip kuşanıp gidilen bu çay partileri saat yedide biter, böylece akşam yemeğine hazırlanma vakti kalırmış. 

Kraliçenin bir özelliği de nereye giderse gitsin yemeğini yanında götürmesiymiş. Günübirlik gezintilerde çay ve kekler ile yetinirmiş. Bir gün Londra’da bir hayır kurumunun düzenlediği baloya giderken yanına “hafif” yiyecekler almış: Pirinç çorbası, jambon, dil, ıstakoz salatası, yumurta, sandviçler, pastalar ve reçeller… Aç kalma korkusu vardı demek. 

Victoria ancak ölümüne yakın az ve basit yemekler yemeye başlamış. Çevresindekiler ölmek üzere olduğunu iştahsızlığından anlamışlar. Günlüğüne 1901’de yazdığı son satırlarda sabahları ancak biraz süt içebildiğinden bahsetmiş. Yemeyi içmeyi bu denli seven biri için çok bunaltıcı olmalı. Sonunda 1901’de nimetlerinden sonuna dek yararlanmayı seçtiği bu dünyadan eni boyuna denk bedeni ile, büyük bir aşka, büyük bir imparatorluğa, derin dostluklara ve kocaman sofralara veda ederek ayrılmış.