ÖNCE KURBAN EDİLDİ, SONRA MEZARI YOK EDİLDİ

ÇANAKKALE’DE 212 YILLIK TRAJEDİ

1807’de İngilizlerin Çanakkale’yi geçip İstanbul’u tehdit etmesinden sonra, Boğaz Nazırı Feyzullah Efendi suçlu bulunarak idam edilmişti. Mühendis ve matematikçi Feyzullah Efendi, birçok sorumlu için işlem yapılmazken kurban seçilmişti. Başsız vücudunun defnedildiği Kilitbahir’deki mezarı, sonraki yıllarda yok edildi; bir köşeye atılan mezar taşı 1980’de Mecidiye Şehitliği yanına nakledildi. İdamdan sonra İstanbul’a gönderilen başı, defnedildiği İstanbul’daki hazirede, Kilitbahir’deki mezar taşının aynısı olan ikiz mezar taşının altındadır. 

Dün-bugün: Yok edilen mezarlık Feyzullah Efendi’nin bedeninin defnedildiği, Kilitbahir Kalesi’nin üst tarafında bulunan Kırklar Camii ve okul binasının yanındaki mezarlığın yerini gösteren eski fotoğraf. Günümüzde olmayan cami, mezarlığın yeri ve mezar taşının Alaettin Saraç tarafından 1980’de bulunduğu yer. 

Çanakkale Muharebe alanlarını ziyarete giden herkesin önünden geçtiği Seyit Onbaşı heykeli ile Mecidiye Tabyası arasındaki Mecidiye Şehitliği bitişiğinde bulunan bir kabir, kitabeli ve görkemli mezar taşıyla dikkati çeker. 

Bu kabir, 19 Şubat 1807’de İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı’nı geçmesinden sorumlu tutularak idam edilen Çanakkale Boğazı Nazırı Feyzullah Efendi’ye aittir. İdam edilen Feyzullah Efendi, gerçekten bir cezayı haketmiş miydi? Yoksa bu başarısızlığı örtmek için bir kurban seçilmesi gerekmiş ve bu kişi Feyzullah Efendi mi olmuştu?

3. Selim devrinin parlak bürokratlarından biri, aynı zamanda mühendis, matematikçi ve fen bilimlerine hâkim, bu konuda bir de kitap yazmış bir Osmanlı aydını Feyzullah Efendi kimdi? 

Peksimetçibaşı Ahmed Ağa’nın oğluydu. Gençlik günlerinde girdiği Başmuhasebe Kalemi kâtipleri içinde zekası, iyi huyluluğu ve yakışıklılığı ile bilinmiş; güzel yazı yazmaktaki mahareti sebebiyle “yazısı güzel Feyzî” diye ünlenmişti. Eski defterdarlardan Hasan Efendi’nin biraderi Ahmed Efendi’nin terbiyesi altında büyümüş ve vefatında onun görevi olan “arpa kitabeti”ne tayin edilmiş, daha sonra zimmet halifesi ve başmuhasebe kîsedarlığına getirilmişti. Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın, Mısır’ı işgal eden Napoléon’a karşı orduyla Mısır’a gidişinde ordu defterdarıydı. Mısır seferinden döndükten sonra Rikâb-ı Hümâyûn Defterdarı oldu. 1805’te Şıkk-ı Sânî Defterdarı iken ilave olarak, yeni kurulan Nizam-ı Cedîd ordusunun masrafları için oluşturulan İrâd-ı Cedîd Defterdarlığı da verildi. 1806 sonlarında Rusya ve müttefiki İngiltere ile çıkan kriz yüzünden, Çanakkale Boğazı savunmasını güçlendirmek üzere yapılan çalışmaları organize etmek üzere Çanakkale Boğazı Nazırlığına tayin edildi. 

Düşük rütbeli bir memur iken kısa zamanda parlayıp İrâd-ı Cedîd defterdarlığı münasebetiyle yüksek devlet ricali arasına katılması bir çok kıdemli ricalin gücüne gittiğinden, kendisine karşı umumi bir nefret vardı. Bu çekememezlik ve haset koşut, fevkalade zeki ve kavrayışlı kendini beğenmiş ve kibirli oluşu, hatta başını vakûrâne bir şekilde yukarı kaldırmak adeti bulunduğundan; -ekin tarlasında gezen köpek, başaklar gözlerine batmasın diye suda yüzer gibi başını dikip gittiğinden-; kendisine halk arasında “Ekin İti Feyzî” lakabı takılmıştı (Tarih-i Cevdet, c. 8, s. 111). 

Kurban seçilen Feyzullah Efendi Feyzullah Efendi’nin Muhadarat-ı Feyzî isimli kitabının ilk sayfasında elinde sekstant cihazı ile görünen resmi: “Müellif-i Kitab Mühendis Feyzî Bey, Enderûn-ı Hümâyûn Hâne-i Hâssa” 

Feyzullah Efendi, Sultan 3. Selim’in yakın çevresine girmiş, onun muhabbet ve güvenini kazanmış bir bürokrattı ve dostu olduğu kadar düşmanı da vardı. Defterdarlık gibi maliye bürokrasisinin en tepesinde bir görevde bulunmasının yanında, aynı zamanda fen bilimlerine vâkıf, mühendis ve matematikçiydi. Sekstant cihazının tarifini, ne işe yaradığını, nasıl çalıştığını anlattığı Muhâdarat-ı Feyzî isimli bir kitabı da vardır. 

1807 başında çıkan diplomatik sorunların savaşa dönüşmesiyle İngiliz donanması İstanbul’u tehdit edince, 3. Selim düşman donanmasının geçişini engellemek için zayıf gördüğü Çanakkale Boğazı’ndaki kale ve istihkâmların sağlamlaştırılmasını, yeni tabyalar inşa edilmesini emretmişti. Bu işleri organize etmek üzere de güvendiği kişilerden biri olan sâbık İrâd-ı Cedîd Defterdarı Feyzullah Efendi’yi Çanakkale’ye göndermişti. 

Feyzullah Efendi, Çanakkale Boğazı Muhafızı Hâdimzâde Osman Bey ve Kaptan-ı Derya Salih Paşa ile birlikte padişahın emrettiği üzere “Boğaz’ı kuş uçurtulmayacak” bir hale getirmek için çalışmaya başladı. Ne var ki Boğaz’daki kalelerin silah ve mühimmatı eski usul, mürettebatı sayı ve nitelik olarak yetersizdi. Gördüğü eksiklikleri tamamlamak ve ihtiyaçları temin etmek için İstanbul’a raporlar gönderdi. Boğaz kalelerinin istenilen hale getirilmesi kısa bir sürede başarılabilecek kolay bir iş değildi. Feyzullah Efendi’nin tahkimat işlerine dair İstanbul’a gönderdiği raporlarda, bu çalışmaların istenilen ölçüde ilerlemediği anlaşılınca, Sadrazam Keçiboynuzu İbrahim Hilmi Paşa tarafından padişaha şikâyette bulunulmuş ve 50 gündür Çanakkale Boğazı’nda görev yapılmasına rağmen tahkimatın bitirilememesi eleştirilmişti.

Boğaz’ın dışında uygun havayı bekleyen İngiliz filosu komutanı Amiral Duckworth 19 Şubat 1807 tarihinde harekat emri verdiğinde Boğaz henüz güçlü bir savunma kabiliyetine kavuşturulamamıştı. 

Feyzullah Efendi’nin Boğaz Nazırı olarak en büyük zaaf ve gafleti, görev yaptığı iki ay boyunca Boğaz kalelerine yeterince top ve tecrübeli topçu neferleri yerleştirmemesi; düşmanın uygun rüzgarı beklediğini idrak edemeyerek, donanmada bulunan İngiltere’nin İstanbul elçisi Arbuthnot’un oyalayıcı sözlerine kanarak gevşeklik göstermesi; Kurban Bayramı münasebetiyle kalelerdeki neferatın yarıya yakınının topların başından ayrılmasına engel olmamasıdır. Ancak Çanakkale Boğazı’nda görevli daha başka üst düzey sorumlu memurlar bulunmaktaydı. Kaptan-ı Derya Salih Paşa da bunlardan biriydi. Dolayısıyla suçlu aranacaksa, vazifeli bütün memurların mesul tutulması gerekirdi. Oysa kusurlu olanlar içinde idam edilen sadece Feyzullah Efendi olmuştur. 

Feyzullah Efendi için belirlenen ceza, ilk başta sürgün cezası idi. Sürgün edilmesine dair emir Çanakkale’ye ulaşınca, kendisi sürgün yeri Karahisar’a gitmek üzere Lapseki’ye gitmiş iken, Seddülbahir ve Kilitbahir kalelerinin muhafızı Çarhacı Ali Paşa’ya idam emri gönderildi. Bu emir üzerine derhal peşinden adam gönderilip yakalandı ve Kilitbahir’e geri getirildi. Ancak cezası hemen infaz edilmedi. 

Ali Paşa, Sultan 3. Selim’e bir arzuhal göndererek Feyzullah Efendi’nin idamdan affedilip bunun yerine sürgün cezası verilmesi için şefaatçi olmuştu. Ali Paşa padişaha yazdığı şefaat dilekçesinde “Feyzullah Efendi yakalanarak muhafazasına memur olduğumuz Kilitbahir Kalesi’ne götürülüp hâlâ oturmakta olduğumuz konakta mahpustur” demektedir. Anlaşılan Ali Paşa, idamdan kurtarmaya çalıştığı Feyzullah Efendi’ye misafir muamelesi yapmaktaydı. 

13 Mart 1807’de 3. Selim, şefaat talep eden bu yazının üzerine son derece sert bir dille emrinin kat’i olduğunu yazdı ve infazın derhal gerçekleşmesini emretti: “Yirmi gündür bir adamı idam edemeyüb böyle süründürmek ve bu cünhadan (suçtan) bir adamla halâs olduk (kurtulduk) deyü şimdi bu kâğıdı arz etmek adamı çocuk ve divâne yerine komaktır. Sana Na’ra Burnu ve Kepez deyü yazdığım bu kadar emrimin adem-i icrası (yerine getirilmemesi) için ben vükela ve memurlardan çok adamları katletmeye mecbur iken, bir Feyzullah Efendi’yle madde basılsun da (konu kapansın) geziyorum (?). Böyle te’azud (?) ettiriyorsunuz (kollamaya çalışıyorsunuz). Feyzî Efendi benim ricalim ve çerağ-ı mu’temedim (güvenimi kazanmış) ve sevdiğim adam idi. Ânı rica (onun affedilmesini istemek) kimsenin haddi değildir. Niçun İngilterelülerin mürûruna azv olunuyor (idamının emredilmesi niçin İngilizlerin geçmesine bağlanıyor). Ânın kabahati emrimi ısga (dinlememek) ve tabyaları inşa eylemediğidir. Üç güne dek başını Bâb-ı Hümâyûn’a vaz’ eyle (koy), yoksa pek infial ederim (öfkelenirim)” (BOA, HAT. 268/15663). 

Padişahın iradesinin üzerinde söz olmadığından, Feyzullah Efendi’nin idamı kesinleşti. Ancak hemen infaz edilmedi. Padişahın, emrinin yerine getirilmesini bildiren yazısı 13 Mart tarihli iken, idam tarihi 30 Mart’tır. Yani Feyzullah Efendi en az 15 gün idam için beklemiştir. Zaten mezar taşındaki şiirde “Kur’ân’ı bir kez hatmettiğinden” bahsedilmekte olduğundan, Feyzullah Efendi’nin bu süre zarfında ibadet ve tövbe istiğfar ile meşgul olup ölüme hazırlandığı anlaşılmaktadır.

Bu öfkeli emir üzerine Ali Paşa’nın yapabileceği bir şey kalmadı ve İstanbul’dan idam için memur edilen Hidayet Ağa isimli hasekiye Feyzullah Efendi’yi teslim etti. Katledilen Feyzullah Efendi’nin kesik başı, Topkapı Sarayı’nda Bâb-ı Hümâyûn kapısı içindeki ibret taşına kondu.

Öteden beri Feyzullah Efendi’ye kin güden İstanbul’daki vükeladan bazılarının padişaha etki ettiklerini, “başkalarına ibret olması için” idamının emredilmesine sebep olduklarını Âsım Tarihi yazar. Hatta Âsım bu kişiler için; “Vükela onun manevi katilleri olmuş iken, idamından sonra çok fazla üzülüp müteessir oldular” diye yazar (Âsım Tarihi, c. 1 s. 501). Ahmet Cevdet Paşa ise Feyzullah Efendi’nin idamında etkili olan isimlerden birinin Sadaret Kethüdası İbrahim Nesimi Efendi olduğundan bahsederek, “Feyzullah Efendi sırf İngiliz elçisinin sözlerine aldanıp Boğaz’ın istihkâmlarında gevşek davrandığından dolayı idam olunmuş olsa idi, Kaptan-ı Derya Salih Paşa’nın daha önce idam olunması gerekirdi. Zira Boğaz’ın tahkimi işinden sorumlu en büyük memuru o idi” der (Tarih-i Cevdet, c. 8, s. 114).

3. Selim’in emri Feyzullah Efendi’nin idamının geciktirilmesine öfkelenen ve derhal idam edilmesini emreden Sultan 3. Selim’in hatt-ı hümâyûnu. 

Cevdet Paşa’nın da altını çizdiği üzere, idam gerekliyse başta Kaptan-ı Derya olmak üzere sorumlu olan tüm sorumluların idam edilmesi lazım gelirdi. Ancak böyle olmadı. Kaptan-ı Derya Salih Paşa vezaret rütbesi kaldırılarak, malvarlığına el konulup Tekirdağ’a sürgün edildi. 

Bir diğer sorumlu kişi olan Çanakkale Boğazı Muhafızı Hâdimzâde Osman Bey hakkında da ilk önce idam emri verilmişti. Ancak Biga sancağı ayanı ve mütesellimi olan Osman Bey, nüfuzlu biri idi. Sadrazam İbrahim Hilmi Paşa, bu hususta padişaha yazdığı bir arzda; Hâdimzâde’nin idamı gerekli ise de Boğaz’da görev yapan askerleri olduğundan, idamı üzerine askerler arasında karışıklık ve ihtilal çıkabileceği düşünülerek idamının şimdilik tehir edilmesini tavsiye etmişti. Bunun üzerine Hâdimzâde Osman Bey’in idamından vazgeçildiği gibi, kendisi yine aynı görevde, Boğaz Muhafızlığında bırakıldı! Birkaç ay sonra 3. Selim tahttan indirilip IV. Mustafa padişah olunca idam hükmü de unutulup gitti.

Böylece olan Feyzullah Efendi’ye oldu ve bütün suç ona yüklendi. Bu işin kapatılması için bir kurban gerekiyordu ve o da yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı nefret ve düşmanlıklarını kazandığı kişilerin tesiriyle Feyzullah Efendi olmuştu. 

‘Verdi boğazın, cennete can attı’

Ona ‘tarih düşüldü’, diğerleri unutuldu

Feyzullah Efendi’nin mezar taşına, büyük ihtimalle kendisini tanıyan dönemin meşhur şairlerinden Antepli Aynî Hüseyin Efendi tarafından tarih düşürülmüş, “Aynî, gözyaşı dökerek tarihini söyledi / Feyzî Efendi ahiret yurdunda eyledi mekân” denmiştir.

Kilitbahir’de Mecidiye Şehitliği’nin bitişiğindeki mezar taşı kitabesi 

Feyzullah Efendi’nin mezar taşına kazınan şiiri yazan ve son mısradaki tarihi düşüren kişi 3. Selim ve 2. Mahmud dönemlerinin önde gelen şairleri arasında yer alan Antepli Aynî Hüseyin Efendi’dir. Devrin tanınmış divan şairlerinden olarak “Aynî” mahlasıyla saraya ve devlet ricaline şiirler sunmuş, devlet bürokrasisinde de yükselmiştir. Şairliğinden çok binaların inşa ve tamirlerinde, devlet ricalinin yüksek rütbe ve görevlere tayinlerinde düşürdüğü tarihlerle meşhur olmuştur. 

Aynî Hüseyin Efendi’nin idam edilen Feyzullah Efendi ile tanışıklığı hatta arkadaşlığı muhtemeldir. Neredeyse akran sayılmaları, aynı çevrede, aynı devlet ricaliyle birlikte bulunmaları, hatta ikisinin de diğer uğraşıları haricinde matematikle ilgilenmeleri onları biraraya getiren hususlardır. Mezar taşındaki “Aynî, gözyaşı dökerek tarihini söyledi” dizesi de onun Feyzullah Efendi’ye olan yakınlığını ve ölümünden dolayı duyduğu üzüntüyü göstermektedir. 

Ancak mezar taşı ve üzerindeki yazının ölümünden epey sonra hazırlandığına şüphe yoktur. Zira ihanet derecesinde suçlu bulunarak 3. Selim’in emriyle idam edilen Feyzullah Efendi için mezar taşında “şehid” tabiri kullanılmaktadır. Bu ifadenin 3. Selim’in padişahlığı zamanında kullanılamayacağı kesin olduğundan, mezar taşı 4. Mustafa veya 2. Mahmud döneminde dikilmiş olmalıdır

Sıradaşı bir eser

Sıradan bürokrat değil öncü bir biliminsanıydı

Optik seyir üzerine yazdığı Muhâdarat-ı Feyzî (1805) adlı bir kitabı bulunan Feyzullah Efendi, “fen ve teknik alanda ileri derecede bilgi sahibi bir kişi” idi. 

Fen bilimlerine vâkıf, matematikçi ve mühendis Feyzullah Efendi’nin, gemicilik ve seyir için kullanılan sekstant cihazına (yerküre üzerinde bulunulan yerin enlemini belirlemek amacıyla, bir gök cismiyle ufuk düzlemi arasındaki açısal mesafeyi ölçmekte kullanılan optik seyir cihazı) dair bir kitabı bulunmaktadır. Bursalı Mehmet Tahir, Feyzullah Efendi ve kitabı hakkında şöyle yazar: “Sultan 3. Selim zamanı matematik alimlerinden, fen ve teknik alanda ileri derecede bilgi sahibi bir kişidir. Sekstantın yani gemicilikte bir gök cisminin yüksekliğini ölçen seyir aletini kullanarak yükseklik ölçümünün logaritma oranına göre belirlenmesinin tarifini yapan Muhâdarat-ı Feyzî isminde önemli konuları içeren yazma eseri Eyüp’te Hüsrev Paşa Kütüphanesi’yle Yıldız Kütüphanesi’nde bulunmaktadır” (Osmanlı Müellifleri, c. 3 s. 290). 

Feyzullan Efendi’nin kitabı Muhâdarat-ı Feyzî den bir çizim ve mukaddime bölümüne bir takriz yazan mühendis Antoine Juchereau’nun Fransızca takriz yazısı. 

Feyzullah Efendi’nin Muhâdarat-ı Feyzî isimli eserinin Yıldız Kütüphanesi’ndeki nüshası, halihazırda nakledildiği İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde NEKTY06833 demirbaş numarasıyla kayıtlıdır. 240 x145 mm. ebadında ve toplam 70 varaktır. Kitabın yazıldığı tarih 1805’tir. 

Kitabın baştarafında elindeki sekstant cihazına bakarken çizilmiş, oldukça sanatkârane yapılmış kendi resmi bulunmaktadır. Bu resmin altında; “Kitabın Müellifi Mühendis Feyzî Bey, Enderûn-ı Hümâyûn Hane-i Hâssa” yazmaktadır. Feyzullah Efendi kitabına yazmış olduğu önsözde fen ilimlerine olan merakından, bu ilimleri tahsil ederken Sultan 3. Selim’den gördüğü teveccühten, eserinin bir mukaddime, bir hatime ile sekstant cihazının nasıl kullandığını ve ne işe yaradığını anlatan iki makaleden oluştuğundan bahseder. 

Bu bölümünün son sayfasında, 3. Selim devrinde Osmanlı hizmetine giren Fransız asıllı İngiliz mühendis Antoine Juchereau’nun bir takriz yazısına yer verilmiştir. Bu takrizde Juchereau “Feyzî Bey tarafından yazılmış kitabı dikkatli ve ayrıntılı şekilde inceledim. Konuya son derece hâkim olunarak yazıldığı açıkça belli oluyor. Kitap önemli konuları kapsamakta olup gerek kara gerek deniz için faydalıdır. Kitaptaki tablolar (çizimler-krokiler) kesinlikle çok isabetli ve doğrudur. Müellif, gerek gösterdiği gayret ve azmi, gerekse derin kavrayışı ile itibar edilmeye lâyıktır” sözleriyle kitabı ve Feyzullah Efendi’yi övmektedir. 

Eş mezar taşlarının hikayesi

Bedeni Kilitbahir’de, başı Eyüp’te ama unutulmadı

Başsız bedeni Kilitbahir’e defnedilen Feyzullah Efendi’nin buradaki mezarı, zamanla yok olsa da 1980’de bulunan mezar taşı, Kilitbahir’de yapılan şehitliğe taşındı. Başının gömüldüğü yer ise Eyüp Camii haziresinde bulundu.

Mezar taşlarının izinde bir tarihçi Feyzullah Efendi’nin anıtsal mezar taşlarını üzerindeki kitabeyi yokolmaktan kurtaran yerel tarihçi Alaettin Saraç. 

Kilitbahir Kalesi’nde 30 Mart 1807’de idam edilen Feyzullah Efendi’nin başı padişah iradesi gereği 6 Nisan 1807’de İstanbul’a getirilerek Bâb-ı Hümâyûn kapısı önünde ibret taşının üstüne konuldu. Başsız bedeni Kilitbahir’de defnedildi. Ancak Kilitbahir’de defnedildiği mezar bilinmemektedir. İstanbul’a gönderilen başı ise ibret taşında sergilendikten sonra muhtemelen ailesine teslim edilmiş ve Eyüp Camii’nin doğu tarafında bulunan Küçük Emin Efendi Hazretlerinin kabri civarında defnedilmiştir (Mustafa Necib Efendi Tarihi, s. 26)

Günümüzde Kilitbahir’e yaklaşık 1 km. mesafede Mecidiye Tabyası ve Şehitliği’nin yanında Seyit Onbaşı anıtının hemen üst tarafında Feyzullah Efendi’ye ait bir kabir bulunmaktadır. 30 Mart 1807’de Kilitbahir’de defnedilen Feyzullah Efendi’nin mezarı buraya hangi tarihte, kimler tarafından ve hangi sebeple nakledilmiştir? 

Feyzullah Efendi kabrinin önüne Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı’nca konan bilgilendirme levhasında bu konuyla ilgili olarak “Kilitbahir Köyü İlkokulu’nun bahçesinde dağılmış durumdaki mezartaşları toplanarak 1980 yılı Nisan ayında Rumeli Mecidiye Şehitliği’nin yanına konmuştur” yazmaktadır. Alan Başkanlığı’nın bu hususta araştırma yaparak bilgilendirme levhasında Feyzullah Efendi’nin yazmış olduğu kitaptan bahsetmesi ve bu kitaptan alınan resminin kabre konması takdire şayandır. Bununla birlikte mezar nakledilirken Feyzullah Efendi’nin kemiklerinin nakledilip nakledilmediği, neden bu yeni mekanın seçildiği, mezarın orijinal yerinin neresi olduğu soruları cevapsızdır.

Kilitbahir’de ve Eyüp’te Feyzullah Efendi’nin bugün Kilitbahir’deki kabri, arkada Mecidiye Şehitliği, karşı sahilde Çanakkale şehri. Başının eş mezar taşı altına gömüldüğü Eyüp’teki hazire (altta). 

Feyzullah Efendi’nin gerçek mezarının nerede olduğu ve buraya naklediliş hikâyesi üzerine yaptığımız araştırma neticesinde ulaştığımız yerel tarihçi ve araştırmacı Alaettin Saraç, bu hadiseyle ilgili bizi bilgilendirdi:

1979’un Nisan ayında Çanakkale Boğaz Komutanı olan Amiral Haluk Zenger, Nara Kalesi’nden Seddülbahir ve Kumkale’ye kadar, Boğaz’ın iki yakasındaki kale ve tabyalarda bulunan kitabelerin ve önemli mezartaşlarının tespit edilip bir envanter çıkarılması için bir komisyon oluşturdu. Bu komisyonda eski Türkçe bilen ilköğretim müfettişliğinden emekli Niyazi Erten, rehber kılavuz olarak Avcı Kemal Saraç, mezartaşları üzerinde araştırma yapan yerel tarihçi ve tarih öğretmeni Alaettin Saraç (Kemal Saraç’ın oğlu), Zenger Paşa’nın emir astsubayı Ekrem Boz ve bir fotoğrafçı bulunmaktaydı (1 yıl süren bu çalışmanın yazı, rapor ve fotoğraflardan oluşan dosyası halen Boğaz Komutanlığı’nda bulunmaktadır).

Ekip 1980 Nisan ayında yaptığı araştırmalarda Feyzullah Efendi’nin mezarını Kilitbahir iskelesinin karşısındaki bir kahvehanenin arkasındaki avluda, üzerinde kitabe olan şâhide ile ayaktaşını son derece uygunsuz bir mahalde ve bir köşeye atılmış bulurlar. Bu önemli şahsiyetin mezar taşının yokolmaya mahkum bir şekilde bir köşeye atılmaktan kurtarılması için Zenger Paşa’ya müracaat edilir. Paşa konuyla yakından ilgilenerek mezar taşının korumaya alınmasını emreder. Baş ve ayaktaşı bulunan kabre ait diğer parçalar araştırılır. Neticede kabrin yan mermer taşlarından birinin Kilitbahir’de bir evde olduğu haber alınır. Rivayete göre kabrin yan (pehle) taşlarının alan kimse bunu mutfak tezgahı olarak kullanmak istemiştir. Jandarma marifetiyle geri alınır. 

Zenger Paşa’nın talimatıyla Kilitbahir’de bulunan 3. Tabur tarafından Mecidiye Şehitliği duvarının hemen yanında betondan bir kabir yapılır ve bulunan mezartaşları bu kabrin üzerine monte edilir. Bunlar çalınmasın diye demir kelepçe ile betona sabitlenir. Mezarın nakil işi bittikten sonra, 1980 Ağustos ayında bir tören düzenlenerek kabir ziyarete açılır. 

Feyzullah Efendi’ye ait bu kabir, tabiidir ki manevi bir makamdır. Bu mezarda Feyzullah Efendi’nin kemikleri veya ondan geride kalan maddi kalıntılar yoktur. Peki esas mezarı neredeydi? Mustafa Necib Efendi Tarihi’nde Feyzullah Efendi’nin başsız vücudunun Kilitbahir Kalesi Camii haziresine defnedildiğinden sözedilmektedir. Yaptığımız araştırma ve aldığımız malumata göre, Feyzullah Efendi’nin naaşı Kilitbahir Kalesi’nin üst tarafında, köy meydanının bir köşesinde, eskiden varolan ancak günümüzde bulunmayan Kırklar Camii’nin hemen karşısında bulunan okulun arka tarafındaki mezarlıkta defnedilmiştir! Günümüzde mezarlık olmaktan çıkmış olan bu alandaki mezartaşları ya yok olmuş ya da civardaki mezarlık ve cami hazirelerine kaldırılmıştır. Muhtemelen Feyzullah Efendi’nin mezar taşı da mezarlık kaldırılınca bir tarafa atılmış ve 1980’de Alaettin Bey tarafından mezarlığın yüz metre aşağısındaki kahvehanenin arkasında bulunmuştur. 

Feyzullah Efendi idam edilince, kesilen başı İstanbul’a gönderilip ibret için teşhir edilmişti. Peki sonra bu kesilen baş ne oldu? İdam edilen devlet erkânından bazı kişilerin kesilen başlarının, teşhir edildikten sonra İstanbul’un çeşitli mezarlıklarında defnedildiği bilinmektedir. Feyzullah Efendi hakkında bilgi veren döneme ait tarih kitaplarından Asım Tarihi, Cabi Tarihi, Cevdet Tarihi’nde kesilen başın akıbeti hakkında bir malumata rastlayamadık. En sonunda yine Mustafa Necib Efendi Tarihi’nde şöyle bir bilgiye ulaştık: “İstanbul’a getirilen başı Eyüp Camii’nin doğu tarafında bulunan Küçük Emin Efendi Hazretlerinin kabri civarında defnedilmiştir” (Mustafa Necib Efendi Tarihi, s. 26). 

Bu bilgiden hareketle Eyüp Camii’nin doğusunda camiye bitişik hazirede, evliyadan sayılan ve halk arasında “Şimşir Baba” diye tanınıp ziyaret edilen Küçük Emir Efendi’nin (Mustafa Necib “Emin” yazmıştır) kabrine gittik. Bu hazire içindeki mezartaşları arasında, hazireyi çevreleyen ve Beybaba Sokağı’ndan ayıran duvarın hemen kenarında, duvara açılmış “hacet penceresi”nin önünde Feyzullah Efendi’nin mezar taşını bulduk. Bu mezar taşı eskimiş ve kararmış olmasına rağmen, üzerinde şair Aynî’nin yazdığı şiiri içeren kitabe de bulunduğu halde, Kilitbahir’deki şahidenin birebir aynıydı.

Eş mezar taşı Feyzullah Efendi’nin Kilitbahir ve Eyüp’te bulunan mezar taşları birebir aynı. Soldaki Eyüp Camii haziresinde, sağdaki Kilitbahir’de Mecidiye Şehitliği’nde. 

Feyzullah Efendi’nin kesik başı teşhir edildikten sonra büyük ihtimalle ailesine teslim edilmiş ve buraya defnedilmişti. Sonradan aile tarafından kabir üzerine konmak üzere kitabeli bir mezar taşı yaptırılmak istenince, bu taştan birbirinin aynısı iki tane yaptırılmış, birisi Eyüp’teki kabrine, diğeri Kilitbahir’deki kabrine konmuştur. 

Feyzullah Efendi için ölümünden sonra yapılan iki mezardan, başının olduğu mezar bu şekilde ortaya çıkmış oldu. Şahide, Eyüp Camii haziresinde, hazire duvarına açılmış hacet penceresinin tam önünde yoldan gelip geçenlerin görebilecekleri bir yerdedir. Onu buraya defneden aile fertlerinden biri olan oğlu, kadı ve müderris Süleyman Raşid Efendi’nin mezarı da aynı hazire içinde babasının başının defnedildiği mezardan 30 metre kadar ileridedir. Babasından 29 yıl sonra 1836’da vefat etmiş ve mezar taşında “Defterdar Feyzullah Efendizâde Süleyman Raşid Efendi” yazmaktadır.

Haset ve çekememezlikten ileri gelen düşmanlıkla padişaha idam ettirilen Feyzullah Efendi, muhtemelen mazlum bir şekilde, son nefesini celladın elinde vererek ahirete göçmüştü. Ölümünden sonra adına yapılan iki mezara dikilen şahidelerden birisi Eyüp Camii haziresinde, gelip geçenin bol olduğu bir yerde; diğeri ise Kilitbahir’de Mecidiye Şehitliği’nin bitişiğinde, manevi makamı olan kabrin üstündedir. İdamı bekleyip Kur’an’ı hatmettiği son günlerinde nasıl dualar ettiyse Allah katında kabul olundu ki, kabrinin ve mezar taşının bulunduğu bu mekân, her yıl milyonlarca ziyaretçinin araçlarından iner inmez karşılaştığı, el açıp dualar okuduğu, Çanakkale muharebe alanlarının en fazla ziyaretçi alan yerlerinden biridir.