Türkler dilde devamlılığı sözde, konuşmada ve işitmede götürürken, yazıda böyle bir ihtiyaç duymamıştır. Bu açıdan da makamlarda devamlılık, kurumsallaşma da geliştirilmemiş, sözü söyleyen kişiler önem kazanmışlardır. Çin’de ise coğrafya değişmediği gibi, konuşulan değil yazılan dil devamlılık unsuru olmuştur.

9. yüzyılda yaşamış olan el-Cahiz, halife ordularında çarpışan Türkler hakkındaki görüşlerini Türklerin Faziletleri adlı bir risalede toplamıştır. Ramazan Şeşen tarafından Türkçeye çevrilen bu eserde, Cahiz’in bahsettiği Türklerin göçebe kökenli olduğu görülür. Bizim okul kitaplarında “Memlûk” diye bahsi geçen bu Türkler, o yıllarda kitleler halinde Orta Asya’dan gelip esir düşmüş kişilerdi. O yüzyıllar Orta Asya’sının ne kadar karışık olduğu düşünülünce, batıya doğru bu göçlerin aslında bir kaçış olduğu da anlaşılmaktadır. Yoksa el-Cahiz’in dile getirdiği gibi cengaverlikleri ve kahramanlıklarıyla tanınan bu Türklerin hepsinin nasıl esir düştüğünü anlamak güçtür. 

El- Cahiz, Türklerden bahsederken onların tarım ve el sanatları ile değil, ata binmek, avcılık yapmak, ganimet elde etmek ve çeşitli memleketleri dolaşmakla meşgul olduklarını söyler. Yazarın anlattıklarına göre, her tarafta dolaşan bu Türkler arasında vatan sevgisi diğer milletlerden daha fazla ve köklüdür. “Vallahi, onlar vatanlarına yabanda bağlı develerden daha fazla iştiyak duyarlar. Zira deve Oman’daki vatanını ve yerini Basra’da da olsa özler. Herşeye basarak, her vadiyi çiğneyerek, ancak ömründe bir defa geçtiği yollardan tekrar memleketine gelir” der. 

Aslında bu benzerlik burada biter; zira tarihte Asya’nın doğusundan batısına göç eden Türklerden vatanlarına geri dönenleri pek bilmeyiz. Bugün Çin’de yaşayan Salarlar, Melikşah ordularına takılarak doğuya gidip vatanlarına dönen Salur (Oğuz) kabilesi gibi örnekler yok denecek kadar azdır. 

Vatanlarını özleyen Türkler yeni gittikleri yerleri Karadağlar, Göksularla döşeyerek vatan hasretini bir nebze olsun gidermeye çalışmışlardır. Cahiz’e göre Türkler, “ikamet etmekten, bir yerde eğlenmekten, uzun müddet kalmaktan, beklemekten, az hareket etmekten, az işle meşgul olmaktan nefret ederler”di. 

Türklerin tarihinde coğrafyanın değişmesi, bir yerde doğup başka yerde yaşamak, doğduğu yerlerle ilgili duygular beslemek sık görülen bir olaydır. Aslında burada yaşanan gerçek ile beslenen duygular arasında bir fark görülür. İdeoloji (adet, töre) ile uygulama arasında da görülebilen bu fark bazen uçurum kadar derin olabilir. Örneğin Türklerin tarihinin ne kadar eski olduğu bizim için çok önemlidir ama, öte yandan her şeyin yenisini isteriz. Bu tür ikilemler uzun bir liste oluşturur. Herhalde tarih boyunca doğduğu yerleri bırakıp yeni yerlere göçmüş olan bu kültür, coğrafyayı değiştirdiği gibi alfabesini, yazısını hatta dinini de değiştirmiş, ancak İslâmiyet’e girdikten sonra inanç dünyası sabitlenmiştir. Eskiyi bırakıp yenisini almanın bu kadar doğal geldiği bir kültürde, devamlılığı daha çok dil ve o dilde düşünme tarzı sağlamış gibi görünüyor. 

Tabii dil derken, burada konuşulan ve “işitilen” bir dilden bahsettiğimizi gözardı etmemeliyiz. Alfabe değişiklikleri ile eskiyi bırakıp yenisini almakta beis görmemişiz. Örneğin Kadim Türklerin Orhun yazıtlarında kullandığı alfabe Uygurlar tarafından benimsenmemiş ve bugün Uygur alfabesi dediğimiz Ön Asya kökenli ve Soğdların çokça kullandıkları bitişik harflerden oluşan tamamen başka bir sisteme geçilmiştir. Daha sonra meydana gelmiş Arap, Latin ve Kiril alfabeleri ise herkesin malumudur. Dilde devamlılığı sözde, konuşmada ve işitmede götürürken, yazıda böyle bir ihtiyaç duyulmamıştır. Bu açıdan da makamlarda devamlılık, kurumsallaşma da geliştirilmemiş, sözü söyleyen kişiler önem kazanmışlardır.

Tarih yazımında devamlılığın ve kurumsallaşmanın vurgulandığı Çin’de ise coğrafya değişmediği gibi, konuşulan değil yazılan dil devamlılık unsuru olmuştur. Modern öncesi dönemde yeni kurulan sülaleler geçmiş sülalelerin tarihini yazmayı ve bu çerçevede eski sülale mensuplarını kendi bünyelerinde içermeyi devletin devamlılığı açısından düstur edinmişlerdi. Örneğin 618-905 yıllarında hüküm sürmüş Tang sülalesinde üst düzey görevliler, önceki sülalelerin ileri gelen kişileri idi. Yazılı dilde de ülke, memleket, devlet, cumhuriyet anlamlarını taşıyan “im” (guo) kelimesinin millet, millî anlamına da gelmesi bu devamlılığın simgesiydi.